Demans hastasının kendini normalmiş gibi gösterdiğine çok şahit oldum, ama sağlıklı bir adamın eğer emekli filan olmaya çalışmıyorsa demans rolü yapıp kendini huzurevine yatırttığına hiç denk gelmedim. Bu açıdan ilgi çekici bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. Yazarın okuduğum ilk kitabı, sonradan bazı otobiyografik özellikler taşıdığını da öğrendim. Güldürürken düşündüren, biraz da rahatsız eden bu öyküde geç kalan bir adam var, neye geç kalmış derseniz herhalde dilediği gibi yaşamaya...O yüzden tüm sorumluluklarından, eşinden, akıl ve mantıktan kaçarak huzurevine sığınıp topluma aykırı yaşamaya başlıyor. İşin ilginç tarafı aynı huzurevinde demans numarası yapan bir Nazi subayı da var, o da sorumluluklarından kaçıyor, hatta yaptıklarından hiç şüphe duymuyor. Bu yönüyle kahramanın tersine "vicdansız akıl" temsili olduğu düşünülebilir. Farklı bir kitap, önerilir.
Vedat Türkali'nin1950'li yılların sonu Türkiyesi'nden bir kesitle sunduğu siyaset çıkmazına takılmış kalmış bir aşk hikayesini anlatan bu romanını sesli kitap olarak dinledim. Kitap olarak okumanın zor olacağını düşünerek oldukça yerinde bir tespit yapmış olduğumu söyleyebilirim. Aksi takdirde yavaş bir anlatımla adeta akmayan bu kitap başarılı bir seslendirme olmaksızın yılın hızla akan bu son günlerinde rafa kaldırılmaya mahkum olurmuş. Kitabın başlığı her ne kadar farklı çağrışımlar yapsa da insan kendini çoğu zaman kalabalıklar içinde bile tek başına hissedebiliyor. Bu romanın kahramanı Kenan ise hayatında ona kendini adayan iki farklı özellikte kadın (Günsel ve Nermin) olmasına rağmen sahip olamadıkları yüzünden kendini yalnız, tek başına hissediyor. Romanın kahramanı depresif bir adam ama kadın bir okuyucu olarak ister istemez sanki Günsel ve Nermin ana kahramanlarmış gibi hissettim. En çok onları düşünüp, onları anlamaya çalıştım. Belki Kenan'ı anlamak zor olduğu, onunla empati yapmak pek mümkün olamadığı içindir.Varoluşsal çatışmalar yaşayan, kendini ezik, zayıf ve başarısız hisseden bu adam bizim gibi toplumlarda benzer birçok adam gibi gücünü birlikte olduğu kadınlar üzerinde sınıyor, karısına bağırıp çağırıyor, küfrediyor, sevmeye kıyamadığı sevgilisine tokat atıp onu sadakatsizlikle suçluyor. Bir taraftan toplumların özgürlüğü ve eşitliği için çabalayan, politik bir duyarlılık kisvesine bürünürken diğer taraftan ilkel güdülerine hapsoluyor. Adamın hikayesi çok bildik, çok tanıdık aslında. peki ya kadınlar? Eğitimli oldukları halde kişilik örgütlenmesini tamamlayamamış bir adamın peşine takılıp sürüklenen, cinsel bir nesne olarak kullanılmaktan gocunmayan, ne yaşarsa yaşasın dönüp kırık parçaları toplayan ve ayakta kalmaya çabalayan kadınlar? Onlar da galiba çok bildik, çok tanıdık. Bir diğer nokta da toplumsal olarak hiç eksik kalamadığımız gerginlik ortamının bize, bizim ilişkilerimize nasıl yansıdığı. Diğer türlüsünü yaşamadığımız, görmediğimiz için bilmiyoruz, ama gelecek kaygısı söz konusu olduğunda özgür davranamadığımız, hareket alanımızı her zaman dar tuttuğumuz, sırtımızı duvardan ayıramadığımız aşikar. Bununla beraber sansür mekanizması her daim devrede, sürekli izleniyormuş hissi ile yaşamanın bu toplumda hem politik hem de ahlaki baskı altında kalmanın romanda oldukça iyi ele alınmış olduğunu söyleyebilirim. Romanın bir diğer ilgi çeken unsuru da öfke, baskı, otoriterlik kadar eylemsizlik, suskunluk ve korkunun da yaşananlardan sorumlu olduğudur. Toplumlar da tıpkı insanlar gibidir, toplum psikolojisini anlamak için insan psikolojisini bilmek gerekir.
Fransa'da yaşanan gerçek bir olayı işleyen bu kitapta anne ve babası tarafından ihmal ve istismara uğrayan küçük bir kızın ve buna tanıklık eden fakat müdahale edemeyen bir toplumsal çevrenin hikayesi anlatılıyor. "Aile yılı" ilan edilen ancak A'sı bile hissedilemeyen bu dönemde okuyup, "işte tam da böyle" demek geliyor içinden insanın. Çok sarsıcı, ancak başarılı bir eser. Filmi olduğunu da öğrendim, ama izlemeye cesaret edemedim. Zaten yaşadığımız ülkede hemen her gün benzer (aile içi şiddet vb.) travmatik yaşantılara ya tanık oluyor ya da doğrudan içinde buluveriyoruz kendimizi. Bununla nasıl mücadele edilir bilemiyorum, şüphesiz öncelikle yokmuş gibi davranmayarak...
Le Guin bu kitabında da alışık olduğumuz dünyanın tersine bir dünya inşa etmiş; cinsiyetin olmadığı, daha doğrusu herkesin çift cinsiyetli olduğu bir kış gezegeni. Savaş da yok-belki uğruna savaşılacak bir şey olmadığı için. Kurgu ve altyapısının güçlü olduğunu ve özgün bir bilimkurgu roman niteliği taşıdığını düşünüyorum. Ancak, Mülksüzler'in aksine zor okuduğum, sıkılıp bıraktığım, uzun sürede bitirebildiğim bir kitap oldu. Muhtemelen dilinin akıcı, hikayenin de sürükleyici olmamasından kaynaklanıyor. Teoride geçip pratikte kalan bir eser olarak değerlendirilebilir, yine de klasikleşmiş eserleri kütüphanesine eklemek isteyen tüm okurlara önerilir.
"Işık karanlığın sol elidir, karanlık da ışığın sağ eli. İkisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi, tutuşmuş eller gibi, sonuçla yol gibi..."
Bir de "Onurlu insanlar da pekala yasadışına itilirler, yine de gölgeleri küçülmez." diyor Le Guin.