Vedat Türkali'nin1950'li yılların sonu Türkiyesi'nden bir kesitle sunduğu siyaset çıkmazına takılmış kalmış bir aşk hikayesini anlatan bu romanını sesli kitap olarak dinledim. Kitap olarak okumanın zor olacağını düşünerek oldukça yerinde bir tespit yapmış olduğumu söyleyebilirim. Aksi takdirde yavaş bir anlatımla adeta akmayan bu kitap başarılı bir seslendirme olmaksızın yılın hızla akan bu son günlerinde rafa kaldırılmaya mahkum olurmuş. Kitabın başlığı her ne kadar farklı çağrışımlar yapsa da insan kendini çoğu zaman kalabalıklar içinde bile tek başına hissedebiliyor. Bu romanın kahramanı Kenan ise hayatında ona kendini adayan iki farklı özellikte kadın (Günsel ve Nermin) olmasına rağmen sahip olamadıkları yüzünden kendini yalnız, tek başına hissediyor. Romanın kahramanı depresif bir adam ama kadın bir okuyucu olarak ister istemez sanki Günsel ve Nermin ana kahramanlarmış gibi hissettim. En çok onları düşünüp, onları anlamaya çalıştım. Belki Kenan'ı anlamak zor olduğu, onunla empati yapmak pek mümkün olamadığı içindir.Varoluşsal çatışmalar yaşayan, kendini ezik, zayıf ve başarısız hisseden bu adam bizim gibi toplumlarda benzer birçok adam gibi gücünü birlikte olduğu kadınlar üzerinde sınıyor, karısına bağırıp çağırıyor, küfrediyor, sevmeye kıyamadığı sevgilisine tokat atıp onu sadakatsizlikle suçluyor. Bir taraftan toplumların özgürlüğü ve eşitliği için çabalayan, politik bir duyarlılık kisvesine bürünürken diğer taraftan ilkel güdülerine hapsoluyor. Adamın hikayesi çok bildik, çok tanıdık aslında. peki ya kadınlar? Eğitimli oldukları halde kişilik örgütlenmesini tamamlayamamış bir adamın peşine takılıp sürüklenen, cinsel bir nesne olarak kullanılmaktan gocunmayan, ne yaşarsa yaşasın dönüp kırık parçaları toplayan ve ayakta kalmaya çabalayan kadınlar? Onlar da galiba çok bildik, çok tanıdık. Bir diğer nokta da toplumsal olarak hiç eksik kalamadığımız gerginlik ortamının bize, bizim ilişkilerimize nasıl yansıdığı. Diğer türlüsünü yaşamadığımız, görmediğimiz için bilmiyoruz, ama gelecek kaygısı söz konusu olduğunda özgür davranamadığımız, hareket alanımızı her zaman dar tuttuğumuz, sırtımızı duvardan ayıramadığımız aşikar. Bununla beraber sansür mekanizması her daim devrede, sürekli izleniyormuş hissi ile yaşamanın bu toplumda hem politik hem de ahlaki baskı altında kalmanın romanda oldukça iyi ele alınmış olduğunu söyleyebilirim. Romanın bir diğer ilgi çeken unsuru da öfke, baskı, otoriterlik kadar eylemsizlik, suskunluk ve korkunun da yaşananlardan sorumlu olduğudur. Toplumlar da tıpkı insanlar gibidir, toplum psikolojisini anlamak için insan psikolojisini bilmek gerekir.
