30 Aralık 2025 Salı

SUAT DERVİŞ “YENİDEN YAŞAYABİLSEYDİK”

 Ah keşke yeniden yaşayabilseydik...Yaşamın son dönemecinin hayat muhasebesi olduğunu biliyoruz. Her ne kadar sağlıklı olanın yaşamı olduğu gibi kabul etmek olduğunu salık veriyor olsak da her insan yaşamın son dönemecinde bunu mutlaka söyler ya da içinden geçirir. Suat Derviş'in gençlik dönemi ile hesaplaşan karakteri Şadan'ın hasta yatağında yatarken içinden geçenleri son derece başarılı bir üslupla ele aldığı bu kitabın son dönemde okuduğum en iyi romanlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de yazıldığı dönem düşünüldüğünde. Tesadüf müdür, tevafuk mudur bilinmez yaşlılık ile denk geliyoruz son zamanlarda. Bir de aklımızda hep aynı soru-Yaşamı bugünümüzü bilmeden yeniden yaşasaydık, aynı mı olurdu, farklı mı? Bugünü bilmek şüphesiz değiştirirdi tercihlerimizi, ama diğeri hakkında hiç emin değilim.

 


 

 

ERIC EMMANUEL SCHMITT “MÖSYÖ İBRAHİM VE KURAN’IN ÇİÇEKLERİ”


Yazarın okuduğum ikinci kitabı, başlığı dini unsurlar içerse de dinden ziyade evrensel ahlak ve insanlık ile ilgili, oldukça sade bir dille yazılmış kısacık  bir öykü. Arap bakkal Mösyö İbrahim ile aynı sokakta yaşayan Yahudi bir ailenin ihmal edilmiş, sevgisiz ve annesiz büyüyen Momo adındaki çocuğun manevi yolculuğunu anlatan bu kitapta dinlerin sadece birer araç, insan olmanın ise amaç olduğu, gülümsemenin tüm kapıları ve kalpleri açacağı, babalığın biyolojik değil ilişki temelli olduğu, iyiliğin de kötülüğün de bu dünyada kalacağı ama hep hatırlanacağı anlatılmış. Diğer bir deyişle küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk bir kitap. Yazarın  "Bayan Ming'in Hiç Olmayan On Çocuğu" adlı kitabı da benzer şekilde çoklu mesajlar içeriyordu.Yormadan düşündüren kitaplar okumak isteyenlere önerilir.

 


 


 

DIMITRI VERHULST “GEÇ KALAN”

 Demans hastasının kendini normalmiş gibi gösterdiğine çok şahit oldum, ama sağlıklı bir adamın eğer emekli filan olmaya çalışmıyorsa demans rolü yapıp kendini huzurevine yatırttığına hiç denk gelmedim. Bu açıdan ilgi çekici bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. Yazarın okuduğum ilk kitabı, sonradan bazı otobiyografik özellikler taşıdığını da öğrendim. Güldürürken düşündüren, biraz da rahatsız eden bu öyküde geç kalan bir adam var, neye geç kalmış derseniz herhalde dilediği gibi yaşamaya...O yüzden tüm sorumluluklarından, eşinden, akıl ve mantıktan kaçarak huzurevine sığınıp topluma aykırı yaşamaya başlıyor. İşin ilginç tarafı aynı huzurevinde demans numarası yapan bir Nazi subayı da var, o da sorumluluklarından kaçıyor, hatta yaptıklarından hiç şüphe duymuyor. Bu yönüyle kahramanın tersine "vicdansız akıl" temsili olduğu düşünülebilir.  Farklı bir kitap, önerilir.


VEDAT TÜRKALİ "BİR GÜN TEK BAŞINA"

 Vedat Türkali'nin1950'li yılların sonu Türkiyesi'nden bir kesitle sunduğu siyaset çıkmazına takılmış kalmış bir aşk hikayesini anlatan bu romanını sesli kitap olarak dinledim. Kitap olarak okumanın zor olacağını düşünerek oldukça yerinde bir tespit yapmış olduğumu söyleyebilirim. Aksi takdirde yavaş bir anlatımla adeta akmayan bu kitap başarılı bir seslendirme olmaksızın yılın hızla akan bu son günlerinde rafa kaldırılmaya mahkum olurmuş. Kitabın başlığı her ne kadar farklı çağrışımlar yapsa da insan kendini çoğu zaman kalabalıklar içinde bile tek başına hissedebiliyor. Bu romanın kahramanı Kenan ise hayatında ona kendini adayan iki farklı özellikte kadın (Günsel ve Nermin) olmasına rağmen sahip olamadıkları yüzünden kendini yalnız, tek başına hissediyor. Romanın kahramanı depresif bir adam ama kadın bir okuyucu olarak ister istemez sanki Günsel ve Nermin  ana kahramanlarmış gibi  hissettim. En çok onları düşünüp, onları anlamaya çalıştım. Belki Kenan'ı anlamak zor olduğu, onunla empati yapmak pek mümkün olamadığı içindir.Varoluşsal çatışmalar yaşayan, kendini ezik, zayıf ve başarısız hisseden bu adam bizim gibi toplumlarda benzer birçok adam gibi gücünü birlikte olduğu kadınlar üzerinde sınıyor, karısına bağırıp çağırıyor, küfrediyor, sevmeye kıyamadığı sevgilisine tokat atıp onu sadakatsizlikle suçluyor. Bir taraftan toplumların özgürlüğü ve eşitliği için çabalayan, politik bir duyarlılık kisvesine bürünürken diğer taraftan ilkel güdülerine hapsoluyor. Adamın hikayesi çok bildik, çok tanıdık aslında. peki ya kadınlar? Eğitimli oldukları halde kişilik örgütlenmesini tamamlayamamış bir adamın peşine takılıp sürüklenen, cinsel bir nesne olarak kullanılmaktan gocunmayan, ne yaşarsa yaşasın dönüp kırık parçaları toplayan ve ayakta kalmaya çabalayan kadınlar? Onlar da galiba çok bildik, çok tanıdık. Bir diğer nokta da toplumsal olarak hiç eksik kalamadığımız gerginlik ortamının bize, bizim ilişkilerimize nasıl yansıdığı. Diğer türlüsünü yaşamadığımız, görmediğimiz için bilmiyoruz, ama gelecek kaygısı söz konusu olduğunda özgür davranamadığımız, hareket alanımızı her zaman dar tuttuğumuz, sırtımızı duvardan ayıramadığımız aşikar. Bununla beraber sansür mekanizması her daim devrede, sürekli izleniyormuş hissi ile yaşamanın bu toplumda hem politik hem de ahlaki baskı altında kalmanın romanda oldukça iyi ele alınmış olduğunu söyleyebilirim. Romanın bir diğer ilgi çeken unsuru da öfke, baskı, otoriterlik kadar eylemsizlik, suskunluk ve korkunun da yaşananlardan sorumlu olduğudur.  Toplumlar da tıpkı insanlar gibidir, toplum psikolojisini anlamak için insan psikolojisini bilmek gerekir. 

 

 


 

7 Haziran 2025 Cumartesi

ABDULRAZAK GURNAH “KUMDAN YÜREK”

 

2021 yılında Nobel ödülü alan yazarın okuduğum ilk kitabı. Zanzibar'dan Londra'ya göç eden bir gencin aile sırlarının peşindeki zorlu yolculuğu anlatılıyor. Kendisi de Zanzibarlı bir İngiliz Edebiyatı profesörü olan yazarın bu kitabı otobiyografik birçok unsur içeriyor. "Kibar da olsa zenci zencidir" gibi saptamalarla aynı dünyadaki/hatta şehirdeki iki farklı dünyanın, göçmenlerin yaşamının altını çizen bu kitabın bence ana metni oldukça evrensel; bir çocuğun baba imgesine sahip çıkması. Yazarın Shakespeare'in Kıssadan Hisse adlı eserinden ilham aldığını öğrendim. Akıcı dili ve işlediği temalar bakımından merak uyandırıcı ve sürükleyici bir eser olduğunu düşündüm.


AYŞE ÖVÜR “BOTTER APARTMANI”


Ayşe Övür'ün ikinci kitabı olduğunu öğrendiğim bu kitabını sesli kitap olarak dinledim. İtalyan mimar D'Aronco tarafından inşa edilen ve halen İstiklal Caddesi'nde bulunan Botter Apartmanı'nda geçen, tarihsel unsurlar da barındıran kurgusal bir roman "Botter Apartmanı". Son dönemde yazılan birçok romanda olduğu gibi baş karakter yine bir psikiyatrist. Terzi kendi söküğünü dikemiyor, daha doğrusu kendi söküğünü dikmek için terzi oluyor. Buradaki kırmızı çizgi herhalde kişinin ahlaklı ve yetkin olması, diğer türlü maalesef yardım arayışındaki insanlar için travmatik oluyor, en iyi ihtimalle de zaman kaybı.  İnsan psikolojisine göndermeler yapan ve okuyucuda merak uyandıran bu romanın altını çizmek lazım.
Apartmanın Art Nouveau tarzında inşa edildiğini ve Pera Palas'tan sonra Türkiye'de asansör kullanılan ikinci bina, çelik konstrüksiyon kullanılan ilk yapı olduğunu öğrendim. Yolumuz İstanbul'a düştüğünde yakından bakmak gerekecek.



 

ALEXANDRE SEURAT “SAKAR”

 

Fransa'da yaşanan gerçek bir olayı işleyen bu kitapta anne ve babası tarafından ihmal ve istismara uğrayan küçük bir kızın ve buna tanıklık eden fakat müdahale edemeyen bir toplumsal çevrenin hikayesi anlatılıyor. "Aile yılı" ilan edilen ancak A'sı bile hissedilemeyen bu dönemde okuyup, "işte tam da böyle" demek geliyor içinden insanın. Çok sarsıcı, ancak başarılı bir eser. Filmi olduğunu da öğrendim, ama izlemeye cesaret edemedim. Zaten yaşadığımız ülkede hemen her gün benzer (aile içi şiddet vb.) travmatik yaşantılara ya tanık oluyor ya da doğrudan içinde buluveriyoruz kendimizi. Bununla nasıl mücadele edilir bilemiyorum, şüphesiz öncelikle yokmuş gibi davranmayarak...




URSULA K. LEGUIN “KARANLIĞIN SOL ELİ”

Le Guin bu kitabında da alışık olduğumuz dünyanın tersine bir dünya inşa etmiş; cinsiyetin olmadığı, daha doğrusu herkesin çift cinsiyetli olduğu bir kış gezegeni. Savaş da yok-belki uğruna savaşılacak bir şey olmadığı için. Kurgu ve altyapısının güçlü olduğunu ve özgün bir bilimkurgu roman niteliği taşıdığını düşünüyorum. Ancak, Mülksüzler'in aksine zor okuduğum, sıkılıp bıraktığım, uzun sürede bitirebildiğim bir kitap oldu. Muhtemelen dilinin akıcı,  hikayenin de sürükleyici olmamasından kaynaklanıyor. Teoride geçip pratikte kalan bir eser olarak değerlendirilebilir, yine de klasikleşmiş eserleri kütüphanesine eklemek isteyen tüm okurlara önerilir.

"Işık karanlığın sol elidir, karanlık da ışığın sağ eli. İkisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi, tutuşmuş eller gibi, sonuçla yol gibi..."

Bir de "Onurlu insanlar da pekala yasadışına itilirler, yine de gölgeleri küçülmez." diyor Le Guin. 


 

JEAN LOUIS FOURNIER “ASLA KİMSEYİ ÖLDÜRMEDİ BENİM BABAM”


Baba kimdir? Güçlü yanımızdır baba, gurur duyduğumuz, yanında huzurlu bir şekilde uykuya daldığımız, sırtımızı yasladığımız, aklına hayran kaldığımız, gücüyle güçlendiğimiz, parasıyla doyduğumuz, emeğiyle yeşerdiğimiz. Babamız yoksa ne olur? Güçsüz oluruz, kanadımız kırılır, bir yanımız kambur, bir yanımız ürkektir. Varsa ama baba gibi değilse ne olur? Fournier kitapta bu sorunun yanıtını özyaşamından kesitlerle anlatıyor. "Babamız olmazsa biz de olmayız, hadi gelin kabul edelim" diyor...Çok başarılı, çok cesur, kesinlikle tavsiye edilir.


 

DAVID DIOP “GECE TÜM KANLAR KARADIR”


Senegal kökenli Fransız yazarın I.Dünya Savaşı'nda Almanlara karşı Fransız ordusunda savaşan siyahi azınlık askerlerden birinin öyküsünün anlatıldığı, okunması zor ancak oldukça etkileyici bir kitap. Yazar kitapta üzerinde düşünmeye sevk eden birçok benzetme, tasvir ve metafora yer veriyor. Bu sayede okuyucu ölüm ve yası iliklerine kadar hissediyor. Sömürgecilik kitabın arka fonunda asılı dursa da, asıl kurgu savaş. Ne için öldüğünü ya da öldürdüğünü bilmemek demek savaş; aslında herkes savaşa bir anlam kazandırmanın peşinde. Alfa arkadaşının intikamı için öldürüyor, sonra hayatta kalmak için, övgü almak, şöhret kazanmak için, belki insanlığını da öldürmek için...


 

JOSE SARAMAGO “KÖRLÜK”



Birgün kalksak ve dünyada bir körlük salgını olsa, hepimiz regresyona uğrasak, Taş Devri'ne geri dönsek, ahlak ve vicdan duygusunu kaybetsek, hayatta kalma çabasıyla insanlar birbirini tüketse, şiddet ve acımasızlık denizinde boğulsak ama hiçbir şey görmesek, tanık olmasak, aynada kendimizle yüzleşmesek ne olurdu, nasıl olurdu? Çok etkileyici bir roman, bir başyapıt. Saramago okuyucuyu hayretler içinde bırakıp sarsmasıyla tanınan, bu yönüyle de her okuduğum kitabında beni asla şaşırtmayan bir yazar. Karakterlerin isimleri yok, öykünün geçtiği ülkenin de adı yok. İnsan ve temel dürtüleri var; açlık, tuvalet, uyku ve cinsellik. Kadın neden kör olmuyor? Gereksinimden mi, yani anlatıcı ya da gözlemci olduğu için mi, yoksa vicdanen/ahlaken de kör olmamış olmasından dolayı mı?  "Körlük" kitabından sonra "Görmek" kitabının okunması da öneriliyor, bunu sindirdikten sonra devam edeceğim.



 

JOSE SARAMAGO “BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ”



"Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin."
Saramago'nun "kısacık ama içi dolu mesajcık" kitabını hızlıca okuyor, ana anlam vermek için uzun uzun düşünüyorsunuz. Bilinmeyen bir ada kaldı mı? Biz aslında yaşamda neyi arıyoruz? Neyi aradığımızı da onu ararken mi öğreneceğiz? Peki nasıl? Sabır ve cesaret göstererek yola çıkacağız, tabi bir de partnerimiz/yoldaşımız olacak. Benim anladıklarım işte böyle... Kralın aslında Tanrı'yı temsil ettiğini, Adem ile Havva'nın bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıktıklarını ve bu yolculuğun içsel bir yolculuk olduğunu söyleyenler de olmuş, mümkündür.



 

2 Haziran 2025 Pazartesi

PAUL LYNCH “PEYGAMBERİN ŞARKISI”

İrlandalı yazar Paul Lynch’in 2023 yılında Booker ödülü alan bu kitabı dört çocuklu akademisyen- anne Eilish’in otoriterleşen rejim ve iç savaş ortamında bir anda cehenneme dönen yaşamı ve kurtuluş mücadelesini anlatıyor. Dört çocuğu ve demans olan babasına tek başına bakım veren bir kadının bu kriz ortamında iç dünyasına yansıyanları anlatan sert ve sarsıcı bir roman olduğunu söyleyebilirim. Kitap hem Eilish’e hem de okuyucuya “neden daha önce çekip gitmedik?”  sorusunu defalarca sorduruyor, hem sorduruyor hem de kendi yaşamlarımızdaki cevapları bulduruyor. Neden bırakıp gidilmez? Kaybedecek çok şeyin varsa, geride bıraktıkların varsa gidilmez, ancak o eşiği geçtiğinde gidebiliyor insan- ne önüne ne de arkasına bakmadan.

 


 

17 Şubat 2025 Pazartesi

AYŞE KULİN “4 GÜN 3 GECE”

 Ayşe Kulin'in okuduğum son kitabı, yine Türkiye'nin yakın tarihinde geçen, ancak bu sefer bir aşk hikayesi anlatmış yazar. "Yaşını başını almış" olarak nitelendirilebilecek "evli barklı" bir kadın ile 27 Mayıs 1960 darbesi döneminde evine sığınan genç bir devrimcinin 4 gün 3 geceye sığan, kısacık "yasak" aşk hikayesini okuyoruz. Kitap çok eleştirilmiş, fiyasko-zaman kaybı arasında birçok farklı yorumlar yapılmış. Yazarın amacının 1960 darbesini, toplumun içinden geçtiği zor zamanları vs. anlatmak olduğunu sanmıyorum; bence geçirdiği tüm evrelerinde Türk toplumunu çok iyi okuduğunu düşündüğüm Ayşe Kulin bu kitabında toplumdaki dogmalar, görüş ve kültür farklılıklarının aşk, şehvet ve cinsellik enerjisiyle aynı tencerede eriyip kaybolduğunu anlatmak istemiş.Ancak sabah olup da güneş doğduğunda herşey yerli yerine, herkes köyüne geri dönüyor.



JEAN-PAUL DIDIERLAURENT "6.27 TRENİ"

Tavsiye üzerine okuduğum bu kitaba bir türlü ısınamadım desem yanlış olmaz. Kâğıt geri dönüşüm fabrikasında çalışan, kitapları yok etmekten nefret eden, yalnız ve mutsuz bir adamın otistik öyküsünü anlatan bu kitap kurgusu itibariyle Fahrenheit 451 veya Kağıt Ev'i andırıyor, ancak maalesef diğer iki kitabın okuyucuda uyandırdığı duygu ve düşünceleri yaratamıyor, okurken sıkılıyorsunuz ve karakterle empati kurmak da oldukça güç. Yine de farklı bir kurgu okumak isteyenlere önerilebilir.
 




 

ŞÜKRAN YİĞİT “ANKARA, MON AMOUR!”

 Şükran Yiğit'in okuduğum ilk kitabı, sesli kitap olarak dinledim. Edebi yanı güçlü olmasa da bende yarattığı duygu ve düşünceler, Ankara'da geçen öykünün tanıdıklığı nedeniyle beğendim. Eleştirilecek yönleri var elbette; kitabın özellikle yarısından sonrasının daha hızlı akıp geçtiğini, yazarın öyküye mutlaka bir son yazma hevesiyle yola çıkarak kurguda taşları yerine oturtamadığını görüyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında yazmaya yeni başlamış, el yordamıyla kendi tarzını bulmaya çalışırken farklı teknikler deneyen bir yazar izlenimi veriyor ki yazarın biyografisini okuduğumda Ankara'da doğduğunu, aslen bir müühendis olduğunu ve bu kitabın ilk romanı olduğunu öğrendim.



8 Şubat 2025 Cumartesi

HİKMET HÜKÜMENOĞLU “HARİKA BİR HAYAT”

 Hikmet Hükümenoğlu'nun okuduğum ilk kitabı. Polisiye yazarı olduğunu bildiğim yazarın bu kitabının beni ters köşe ettiğini söylemem lazım. Adı gibi kendisi de Harika olan bir kadının öyküsünü dönemin siyasi ve tarihi olayları ile birlikte sanki beraber bir belgesel izliyormuşçasına aktardığı bu kitapla tanıştığım yazarın farklı bir üslubunun olduğunu ve bu şekilde okuyucuyu kendisine bağladığını düşündüm.Kitap blogları ve kanallarını dolaştığımda Hikmet Hükümenoğlu'nun birçok fan'ı olduğunu görüyor ve merak ediyordum. 2023 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü de alan roman İstanbul'un işgaliyle başlayıp 1950 Türkiyesi'ne giden dolambaçlı yollarda geçiyor. Okurken dizisi de çekilebilir diye düşündüğüm bir öykü oldu, öyle ki gerçekle kurgunun aynı sette buluştuğu en az üç sezonluk bir dizi olabilecek kapasitede.Ben sesli kitap olarak dinledim, tavsiye olunur.



MİHAİL BULGAKOV “MORFİN”

Bulgakov keyifle okuduğum Rus yazarlardan biri. Morfin adlı bu kısacık kitabını da hızlıca okuyup bitirdim. Bağımlılığın bir hekimi nasıl pençesine aldığı ve intihara sürüklediğini anlatan etkileyici bir öykü. Yine Bulgakov'dan okuyup çok beğendiğim ve özellikle genç meslektaşlarıma tavsiye ettiğim "Genç Bir Doktorun Anıları" isimli kitabına çok benzediğini de söylemeliyim. Maalesef ruhsal acılar bedensel olanlardan daha güç olabiliyor ve morfin dahi bu acıyı dindiremiyor, aksine bağımlılık yapan her maddede olduğu gibi acı gittikçe şiddetleniyor...



AYLİN BALBOA “ATEŞ SÖNENE KADAR”

 Aylin Balboa'nın sesli kitap olarak dinlediğim öykülerden oluşan ikinci kitabını da oldukça beğendim. Yazarın bu kitabında da insanın iç seslerini edebi bir dille oldukça başarılı şekilde okuyucuya aktardığı, duyguları kelimelerle en uygun tarzda buluşturduğu kanısındayım. Kadınların yalnızlıkla harmanlanmış öykülerini yine kadınların anlayacağı dilden yazdığını söyleyebilirim. Kitabı yazarın kendi sesinden dinleyebilmenin de bir ayrıcalık olduğunu vurgulamam gerekir.



FÜGEN ÜNAL ŞEN “BİR AVUÇ MAZİ”

 Mübadeleye dair okuduğum ilk kurgu kitap olarak "Bir Avuç Mazi"nin hem Balkanlar'dan Anadolu'ya göçen Türkler hem de Anadolu'dan Balkanlar'a gönderilen Rumlar'ın yaşadığı travmaları sürükleyici bir anlatımla ele alan başarılı bir roman olduğunu söyleyebilirim. 1924'te ailesiyle Selanik'in kırsalından-Alasonya Adana'ya göç etmek zorunda kalan Fethi Bey ve ailesinin öyküsünü dönemin siyasi ve tarihi olayları eşliğinde güzel bir kurgu ile anlatan bu akıcı kitabı memleket kavramını sorgulayarak okumanızı öneriyorum.